MİLLÎ MÜCADELE'DE İSTANBUL'DAN ANADOLU'YA YAPILAN SİLÂH
MİLLÎ MÜCADELE'DE İSTANBUL'DAN ANADOLU'YA YAPILAN SİLÂH
SEVKIYATI
Türkler lehine tek bir hükmü bile bulunmayan Mondros Mütârekesi'nin, sadece yedinci ve yirmi dördüncü maddelerinin ortaya koyduğu olumsuz durum, bunun bir ateşkesten çok, bir devleti yıkmak, bir milleti yok ölmek an lamına geldiğinin açık ifadesi idi. Çünkü İtilaf Devletleri yedinci maddeye dayanarak, memleketin herhangi bir yerini kendi güvenliklerini tehdit ede çek durum olduğugerekçesiyle işgal hakkını elde etmişler, Yirmi dördüncü madde ile de, Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulması için zemin ha zırlamışlardır.
Ayrıca Yunanlılar'ı Anadolu'yu işgale teşvik etmişlerdir. Bu bakımdan Osmanlı Devleti, Mondros'ta, şartları daha önceden tespit edilmiş bir mütareke ile karşı karşıya kalmış ve hatta imzalamaya mecbur bırakılmıştır. Büyük devletler, mütareke şartlarını istedikleri şekilde yönlendirdikleri gibi, verdikleri sözü de tutmamışlardır. 1917'de Rusya'da meydana gelen Bolşevik ihtilali, galiplerden birini safdışı bırakmış olarak, Boğazlar ve İstanbul'un statüsü hususunda yeni boyutlar kazandırmıştır. Buna ilaveten İngiltere'nin izlemiş olduğu siyaset Fransız ve İtalyanları rahatsız etmiş, hatta kızdırmıştır.
Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda bırakılan Osmanlı Hükümeti' nin başı olan sadrâzam Ahmet İzzet Paşa ise, memleketin içinde bulunduğu bu zor şartlar altında bir şeyler yapabilmek için çırpınmaktaydı. Hemen birçoğu talebeleri olan memleketin güzide evlatlarını ülkenin kilit noktalarına yerleştirebilmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Nitekim Adana'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almış, Yusuf İzzet Paşa'yı karargâhı Bandırma'da bulunan 14. kolordu kumandanlığına, Cevad (Çobanlı) Paşa'yı Erkân-ı Harbiye-i umûmiye Riyasetine , 3. kolordu kumandanı miralay İsmet Bey'i Harbiye Nezareti müsteşarlığına tâyin etmiştir . 31 Ekim 1918'de de Birinci Kafkas kolordusunu lâğvederek, Kâzım Karabekir Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almıştır . Ancak, Karabekir Paşa İstanbul'a geldiği sırada Ahmet İzzet Paşa Hükümeti istifa etmiş tir. Bilindiği üzere bütün bu kumandanlar Millî Mücadele'de unutulmaz hizmetler vermişlerdir.
Mondros Mütarekesi ile ordunun elindeki silahların azaltılması söz konu su olduğu için, İtilaf Devletleri Osmanlı Hükümeti'ne baskı yapmaya başlamışlardı. Zamanın Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi Fevzi (Çakmak) Paşa, General Milne'e 27 Ocak 1919'da gönderdiği bir tahriratta, Türk ordusunun elinde kalmasını teklif ettiği silahların 40801 piyade tüfeği, 756 makineli tüfek, 632 top olarak tespit edilmesini istemişti. Uzun müzakerelerden sonra 29 Mayıs 1919'da tüfek sayısı her ne kadar 50878 olarak tespit edilmişse de, makineli tüfek sayısı 240'a, top sayısı da 256'ya indirilmiştir. Bunun dışında kalan silahların İtilaf Devletleri'ne teslimi istenmiş ve öyle de yapılmıştır . Böylece Millî Mücadeleye girişte, Türk ordusunun savaş güç ve yeteneğinin ne ölçülerde düşürüldüğü hususunda genel bir kanaate varabilmek için, Mart 1919 sonuna değin İtilaf kuvvetlerine teslim edilmiş bulunan silah ve cephanenin dökümüne bir göz atmak gerekir :
Teslim edilen top sayısı 533, sürgü kolları dahil teslim edilen tüfek sayı sı 186000, piyade cephanesi 23027713 adet. Elde kalan top sayısı 945, tüfek sayısı 324476, makineli tüfek 987, piyade cephanesi 165927 sandık . Türk ordusuna bırakılan silah ve cephanenin çok büyük bir kısmı İstanbul'da depolanmıştı. Anadolu'da dağınık bulunan birliklerdeki silahlarla ancak 3-4 tümen donatmak mümkündü. Bunların içinde ise, en düzgün ve malzeme bakımından en iyi durumda olanı merkezi Erzurum'da bulunan 15. kolordu idi. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı sırada, Anadolu'daki diğer birliklerle birlikte genel ordu mevcudu 30 - 35 bin muharip dolayındaydı. Böylesine güçsüzleştirilmiş bir ordu ile uzun sürecek bir İstiklâl Savaşına girişmek mümkün değildir. Türk ordusunun bu büyük mücadeleyi kazanabilmesi için önemli sayıda insan ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bunu sağlamak için uygulamaya konulan tedbirlerin en önemlisi, İstanbul'da İtilaf Devletleri'nin elinde bulunan çok büyük miktardaki silah ve malzemeyi Anadolu'ya kaçırmaktı. Ancak işgal altında bulunan bir memleketin yeniden bağımsızlığına kavuşabilmesi, etkin ve yaygın bir istihbarat ağının olmasına, iyi bir teşkilatın kurulmasına bağlıdır. Bu gizli teşkilatların İstanbul'da kurulup, faaliyette bulunmasının sebebi, İtilaf Devletleri kumandanlıklarının, Osmanlı Devlet dairelerinin ve büyük ölçüde silah depolarının İstanbul'da bulunması idi. Toprakları düşman işgaline uğramış her memlekette kurulmuş olan mukavemet teşkilatları her şeyden evvel iyi bir istihbarata muhtaçtır. İstanbul'un bir çok semtinde millî teşkilatlar kurulurken, bu ihtiyaç göz önünde tutularak, değerli ve yetenekli şahsiyetler, işgal kuvvetlerinin içine, bürolarına, üst düzey mevkilerine kadar sızmışlardı. Bu teşkilatların amacı, İtilaf Devletleri'nin içimizde meydana getirmeye çalıştıkları nifakları bertaraf ederek, silah ve cephaneden başka subay kaçırmak, Kuvâ-yı Millîyeyi her su rette desteklemek, bilhassa güvenilir kaynaklardan bilgi toplayarak Ankara' ya ulaştırmaktı.
İstanbul'da İtilaf kuvvetlerinin kontrolünde Kuvâ-yı Millîye'nin ihtiyaç duyduğu çok miktarda silah, cephane ve her çeşit malzeme bulunuyordu. Bunun yanısıra Anadolu'da hizmet görebilecek birçok subay da Kuvâ-yı Millîye'ye katılabilmek için fırsat ve imkân arıyordu. Bu bakımdan İstanbul kaynaklarından geniş ölçüde faydalanmak, İstanbul'da çeşitli çevrelerdeki hadiseleri zamanında öğrenmek, millî ordunun ikmalinde, sevk ve idaresinde önemli bir yer tutuyordu. Bu hususlar göz önünde tutularak, Ankara'da T.B.M.M. Hükümeti kurulur kurulmaz Millî Müdafaa Vekaletiyle, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisliği İstanbul'da çok güvenilir subay ve şahsiyetler den gizli bir teşkilat kurmuşlardı. Ayrıca 13 Kasım 1918'de İstanbul'da kurulan "Karakol" cemiyetinin varlığının İngilizler tarafından öğrenilmesi üzerine, "Zabitan Grubu" adı altında yeniden faaliyete geçmiş, Ekim 1921'den itibaren "Yavuz Grubu" adıyla faaliyetine devam etmiştir. Nihayet 23 Eylül 1920'de İstanbul'da gizli olarak kurulan "Hamza Grubu" Ankara'nın tasvip ve emri ile resmen teşekkül etmiş, daha sonraları "Mücahid, Muharip ve Felah Grubu" isimleriyle 26 Ekim 1923'e kadar faaliyetine devam etmiş tir.
İstanbul'da gizli olarak kurulan Millî Müdafaa Teşkilatı ise, 3 Mayıs 1921'de Ankara Hükümeti tarafından resmen kabul edilmiş, teşkilatın başına getirilen süvari miralayı ve İstanbul Merkez Kumandanı Esad Bey doğrudan doğruya Ankara Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyaseti ile haberleşerek çok kıymetli bilgiler vermiştir .
Mondros Mütarekesi'ne göre Teşkilât-ı Mahsusa"nın da lâğvedilmesi gerekiyordu. Fakat sadrâzam müşir Ahmed İzzet Paşa, "Felah Grubu" olarak Millî Mücadelede de büyük hizmetleri görülen bu teşkilatın gizli olarak çalışmasına yardımcı olmuştur. Gerçekten Enver Paşa memleketi terk etmeden önce, "Teşkilât-ı Mahsusa" başkanı miralay Hüsamettin (Ertürk) Bey'e son talimatını vermiş bulunuyordu. Buna göre teşkilât resmen lâğv edilecek, fakat hakikatte çalışmalarına devam edecekti. İtilaf Devletleri'ne karşı böyle olması gerekiyordu. Bu hususta Ahmed İzzed Paşa ile konuşularak mutabık kalındı. Böylece teşkilata lâzım gelen bütün yardım yapılacak, hatta "mesture" den para da verilecekti . Nitekim miralay Hüsamettin Bey, gizli teşkilattakilerle anlaşarak, Teşkilat-ı Mahsusa emrindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi ani baskınlarla boşaltarak Anadolu'ya sevk etmiştir. Bu durumdan Sadrâzam ve Harbiye Nazırı Ahmed İzzet Paşa'nın da haberi vardı. Nitekim, o zamanki Beyoğlu İnzibat Karakol kumandanı yüzbaşı Kalkandelenli Hasan Tahsin Bey, yüzbaşı Razi (Yalçın) Bey'i Beyoğlu inzibat karakoluna tâyin ettirmişti. İngilizler de İstanbul Hükümeti'ne sâdık bir subay sandıkları bu zâta kendi istihbarat teşkilatlarında görev vermişlerdi. Bu çok değerli vatansever, İngilizlerden elde ettiği bilgileri gidip Ahmed İzzet Paşa'nın kardeşi ve o tarihte süvari binicilik mektebi müdürü olan miralay Esad Bey'e haber veriyordu. Esad Bey de bu malûmatları teşkilata bildiriyordu. Miralay Esad Bey ve yardımcısı binbaşı Ferhad Bey, İngilizlerden elde ettikleri bilgileri teşkilata bildirdikleri gibi, Anadolu'ya mülâzım-ı evvel Burhan Bey'i de gizli kurye olarak göndermişlerdi. Aynı zaman da yaverân-ı hazret-i şehriyâriden olan Esad Bey, Ferhat Bey'le birlikte Anadolu'ya teşkilat tarafından tezkiyeleri yapılmış subaylar ile, silah, cephane de kaçırmışlardır. Bu nakliyat için ihtiyaç görülen kara ve deniz vasıtalarım temin etmişler ve Anadolu Hükümeti'nin birer mümessili gibi vazife almışlar, âdeta İstanbul Hükümeti'nin onlara verdiği vazifeyi suistimal etmişlerdir. Son Osmanlı hükümetinde Harbiye Nazırı olan Ziya Paşa'nın yaveri yüzbaşı Kâmil Bey, İstanbul Polis Müdüriyet-i Umûmiyesi şube müdürlerinden Sadi Bey, İstanbul Hükümeti Maliye Nezareti'nde memur Seyfi Bey, Harbiye Nezareti Harekât-ı Harbiye Dairesi reisi mirliva İhsan Paşa, Topçu şubesi müdürü kaymakam Salih Bey, Ömer Lütfi Bey, topçu kaymakamı Eyüp Bey ve daha niceleri Millî Müdafaa teşkilatı içinde idiler. Daha önce zikredilen gruplarla çalışanlardan biri de, o tarihte rütbesi yüzbaşı olan Ne şet Bey'dir. Bu zat aynı zamanda Sultan Vahdeddin'in damadı ve sadrâzamlardan Tevfik Paşa'nın küçük oğlu binbaşı İsmail Hakkı Bey'le birlikte saray dahilinde Erkân-ı Harbiye'de görevli olduğundan, sadrâzam Tevfik Paşa tarafından Ankara'ya kurye olarak gönderilmiş, O da, İsmail Hakkı Bey' den öğrendiklerini muntazaman Ankara'ya bildirmiştir . Hamza Grubu'nun başında olan yüzbaşı Neşet Bey'in görevleri subay tedariki ve Anadolu' ya gönderilmesi, posta işlemleri, padişah ve onunla işbirliği yapanların Anadolu Hükümeti aleyhine gösterdikleri her türlü faaliyetlerin takibi ve yeterli bilgilerin toplanması, önemli casusların yakalanmasıydı. Bu meyanda Neşet Bey'in İsmail Hakkı Bey ile olan yakın münasebetlerinden İngilizlerin malûmatı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Karakol Cemiyeti'nin varlığı İngilizler tarafından ortaya çıkarılması üzerine "Zâbitan Grubu" adı altında yeniden faaliyete geçmiş, Ekim 1921'den itibaren "Yavuz Grubu" adıyla faaliyetini sürdürmüştür.
Date: 29 April 2007, SundaySEVKIYATI
Türkler lehine tek bir hükmü bile bulunmayan Mondros Mütârekesi'nin, sadece yedinci ve yirmi dördüncü maddelerinin ortaya koyduğu olumsuz durum, bunun bir ateşkesten çok, bir devleti yıkmak, bir milleti yok ölmek an lamına geldiğinin açık ifadesi idi. Çünkü İtilaf Devletleri yedinci maddeye dayanarak, memleketin herhangi bir yerini kendi güvenliklerini tehdit ede çek durum olduğugerekçesiyle işgal hakkını elde etmişler, Yirmi dördüncü madde ile de, Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulması için zemin ha zırlamışlardır.
Ayrıca Yunanlılar'ı Anadolu'yu işgale teşvik etmişlerdir. Bu bakımdan Osmanlı Devleti, Mondros'ta, şartları daha önceden tespit edilmiş bir mütareke ile karşı karşıya kalmış ve hatta imzalamaya mecbur bırakılmıştır. Büyük devletler, mütareke şartlarını istedikleri şekilde yönlendirdikleri gibi, verdikleri sözü de tutmamışlardır. 1917'de Rusya'da meydana gelen Bolşevik ihtilali, galiplerden birini safdışı bırakmış olarak, Boğazlar ve İstanbul'un statüsü hususunda yeni boyutlar kazandırmıştır. Buna ilaveten İngiltere'nin izlemiş olduğu siyaset Fransız ve İtalyanları rahatsız etmiş, hatta kızdırmıştır.
Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda bırakılan Osmanlı Hükümeti' nin başı olan sadrâzam Ahmet İzzet Paşa ise, memleketin içinde bulunduğu bu zor şartlar altında bir şeyler yapabilmek için çırpınmaktaydı. Hemen birçoğu talebeleri olan memleketin güzide evlatlarını ülkenin kilit noktalarına yerleştirebilmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Nitekim Adana'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almış, Yusuf İzzet Paşa'yı karargâhı Bandırma'da bulunan 14. kolordu kumandanlığına, Cevad (Çobanlı) Paşa'yı Erkân-ı Harbiye-i umûmiye Riyasetine , 3. kolordu kumandanı miralay İsmet Bey'i Harbiye Nezareti müsteşarlığına tâyin etmiştir . 31 Ekim 1918'de de Birinci Kafkas kolordusunu lâğvederek, Kâzım Karabekir Paşa'yı Harbiye Nezareti emrine almıştır . Ancak, Karabekir Paşa İstanbul'a geldiği sırada Ahmet İzzet Paşa Hükümeti istifa etmiş tir. Bilindiği üzere bütün bu kumandanlar Millî Mücadele'de unutulmaz hizmetler vermişlerdir.
Mondros Mütarekesi ile ordunun elindeki silahların azaltılması söz konu su olduğu için, İtilaf Devletleri Osmanlı Hükümeti'ne baskı yapmaya başlamışlardı. Zamanın Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisi Fevzi (Çakmak) Paşa, General Milne'e 27 Ocak 1919'da gönderdiği bir tahriratta, Türk ordusunun elinde kalmasını teklif ettiği silahların 40801 piyade tüfeği, 756 makineli tüfek, 632 top olarak tespit edilmesini istemişti. Uzun müzakerelerden sonra 29 Mayıs 1919'da tüfek sayısı her ne kadar 50878 olarak tespit edilmişse de, makineli tüfek sayısı 240'a, top sayısı da 256'ya indirilmiştir. Bunun dışında kalan silahların İtilaf Devletleri'ne teslimi istenmiş ve öyle de yapılmıştır . Böylece Millî Mücadeleye girişte, Türk ordusunun savaş güç ve yeteneğinin ne ölçülerde düşürüldüğü hususunda genel bir kanaate varabilmek için, Mart 1919 sonuna değin İtilaf kuvvetlerine teslim edilmiş bulunan silah ve cephanenin dökümüne bir göz atmak gerekir :
Teslim edilen top sayısı 533, sürgü kolları dahil teslim edilen tüfek sayı sı 186000, piyade cephanesi 23027713 adet. Elde kalan top sayısı 945, tüfek sayısı 324476, makineli tüfek 987, piyade cephanesi 165927 sandık . Türk ordusuna bırakılan silah ve cephanenin çok büyük bir kısmı İstanbul'da depolanmıştı. Anadolu'da dağınık bulunan birliklerdeki silahlarla ancak 3-4 tümen donatmak mümkündü. Bunların içinde ise, en düzgün ve malzeme bakımından en iyi durumda olanı merkezi Erzurum'da bulunan 15. kolordu idi. Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıktığı sırada, Anadolu'daki diğer birliklerle birlikte genel ordu mevcudu 30 - 35 bin muharip dolayındaydı. Böylesine güçsüzleştirilmiş bir ordu ile uzun sürecek bir İstiklâl Savaşına girişmek mümkün değildir. Türk ordusunun bu büyük mücadeleyi kazanabilmesi için önemli sayıda insan ve cephaneye ihtiyacı vardı. Bunu sağlamak için uygulamaya konulan tedbirlerin en önemlisi, İstanbul'da İtilaf Devletleri'nin elinde bulunan çok büyük miktardaki silah ve malzemeyi Anadolu'ya kaçırmaktı. Ancak işgal altında bulunan bir memleketin yeniden bağımsızlığına kavuşabilmesi, etkin ve yaygın bir istihbarat ağının olmasına, iyi bir teşkilatın kurulmasına bağlıdır. Bu gizli teşkilatların İstanbul'da kurulup, faaliyette bulunmasının sebebi, İtilaf Devletleri kumandanlıklarının, Osmanlı Devlet dairelerinin ve büyük ölçüde silah depolarının İstanbul'da bulunması idi. Toprakları düşman işgaline uğramış her memlekette kurulmuş olan mukavemet teşkilatları her şeyden evvel iyi bir istihbarata muhtaçtır. İstanbul'un bir çok semtinde millî teşkilatlar kurulurken, bu ihtiyaç göz önünde tutularak, değerli ve yetenekli şahsiyetler, işgal kuvvetlerinin içine, bürolarına, üst düzey mevkilerine kadar sızmışlardı. Bu teşkilatların amacı, İtilaf Devletleri'nin içimizde meydana getirmeye çalıştıkları nifakları bertaraf ederek, silah ve cephaneden başka subay kaçırmak, Kuvâ-yı Millîyeyi her su rette desteklemek, bilhassa güvenilir kaynaklardan bilgi toplayarak Ankara' ya ulaştırmaktı.
İstanbul'da İtilaf kuvvetlerinin kontrolünde Kuvâ-yı Millîye'nin ihtiyaç duyduğu çok miktarda silah, cephane ve her çeşit malzeme bulunuyordu. Bunun yanısıra Anadolu'da hizmet görebilecek birçok subay da Kuvâ-yı Millîye'ye katılabilmek için fırsat ve imkân arıyordu. Bu bakımdan İstanbul kaynaklarından geniş ölçüde faydalanmak, İstanbul'da çeşitli çevrelerdeki hadiseleri zamanında öğrenmek, millî ordunun ikmalinde, sevk ve idaresinde önemli bir yer tutuyordu. Bu hususlar göz önünde tutularak, Ankara'da T.B.M.M. Hükümeti kurulur kurulmaz Millî Müdafaa Vekaletiyle, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Reisliği İstanbul'da çok güvenilir subay ve şahsiyetler den gizli bir teşkilat kurmuşlardı. Ayrıca 13 Kasım 1918'de İstanbul'da kurulan "Karakol" cemiyetinin varlığının İngilizler tarafından öğrenilmesi üzerine, "Zabitan Grubu" adı altında yeniden faaliyete geçmiş, Ekim 1921'den itibaren "Yavuz Grubu" adıyla faaliyetine devam etmiştir. Nihayet 23 Eylül 1920'de İstanbul'da gizli olarak kurulan "Hamza Grubu" Ankara'nın tasvip ve emri ile resmen teşekkül etmiş, daha sonraları "Mücahid, Muharip ve Felah Grubu" isimleriyle 26 Ekim 1923'e kadar faaliyetine devam etmiş tir.
İstanbul'da gizli olarak kurulan Millî Müdafaa Teşkilatı ise, 3 Mayıs 1921'de Ankara Hükümeti tarafından resmen kabul edilmiş, teşkilatın başına getirilen süvari miralayı ve İstanbul Merkez Kumandanı Esad Bey doğrudan doğruya Ankara Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Riyaseti ile haberleşerek çok kıymetli bilgiler vermiştir .
Mondros Mütarekesi'ne göre Teşkilât-ı Mahsusa"nın da lâğvedilmesi gerekiyordu. Fakat sadrâzam müşir Ahmed İzzet Paşa, "Felah Grubu" olarak Millî Mücadelede de büyük hizmetleri görülen bu teşkilatın gizli olarak çalışmasına yardımcı olmuştur. Gerçekten Enver Paşa memleketi terk etmeden önce, "Teşkilât-ı Mahsusa" başkanı miralay Hüsamettin (Ertürk) Bey'e son talimatını vermiş bulunuyordu. Buna göre teşkilât resmen lâğv edilecek, fakat hakikatte çalışmalarına devam edecekti. İtilaf Devletleri'ne karşı böyle olması gerekiyordu. Bu hususta Ahmed İzzed Paşa ile konuşularak mutabık kalındı. Böylece teşkilata lâzım gelen bütün yardım yapılacak, hatta "mesture" den para da verilecekti . Nitekim miralay Hüsamettin Bey, gizli teşkilattakilerle anlaşarak, Teşkilat-ı Mahsusa emrindeki depolarda bulunan silah ve cephaneyi ani baskınlarla boşaltarak Anadolu'ya sevk etmiştir. Bu durumdan Sadrâzam ve Harbiye Nazırı Ahmed İzzet Paşa'nın da haberi vardı. Nitekim, o zamanki Beyoğlu İnzibat Karakol kumandanı yüzbaşı Kalkandelenli Hasan Tahsin Bey, yüzbaşı Razi (Yalçın) Bey'i Beyoğlu inzibat karakoluna tâyin ettirmişti. İngilizler de İstanbul Hükümeti'ne sâdık bir subay sandıkları bu zâta kendi istihbarat teşkilatlarında görev vermişlerdi. Bu çok değerli vatansever, İngilizlerden elde ettiği bilgileri gidip Ahmed İzzet Paşa'nın kardeşi ve o tarihte süvari binicilik mektebi müdürü olan miralay Esad Bey'e haber veriyordu. Esad Bey de bu malûmatları teşkilata bildiriyordu. Miralay Esad Bey ve yardımcısı binbaşı Ferhad Bey, İngilizlerden elde ettikleri bilgileri teşkilata bildirdikleri gibi, Anadolu'ya mülâzım-ı evvel Burhan Bey'i de gizli kurye olarak göndermişlerdi. Aynı zaman da yaverân-ı hazret-i şehriyâriden olan Esad Bey, Ferhat Bey'le birlikte Anadolu'ya teşkilat tarafından tezkiyeleri yapılmış subaylar ile, silah, cephane de kaçırmışlardır. Bu nakliyat için ihtiyaç görülen kara ve deniz vasıtalarım temin etmişler ve Anadolu Hükümeti'nin birer mümessili gibi vazife almışlar, âdeta İstanbul Hükümeti'nin onlara verdiği vazifeyi suistimal etmişlerdir. Son Osmanlı hükümetinde Harbiye Nazırı olan Ziya Paşa'nın yaveri yüzbaşı Kâmil Bey, İstanbul Polis Müdüriyet-i Umûmiyesi şube müdürlerinden Sadi Bey, İstanbul Hükümeti Maliye Nezareti'nde memur Seyfi Bey, Harbiye Nezareti Harekât-ı Harbiye Dairesi reisi mirliva İhsan Paşa, Topçu şubesi müdürü kaymakam Salih Bey, Ömer Lütfi Bey, topçu kaymakamı Eyüp Bey ve daha niceleri Millî Müdafaa teşkilatı içinde idiler. Daha önce zikredilen gruplarla çalışanlardan biri de, o tarihte rütbesi yüzbaşı olan Ne şet Bey'dir. Bu zat aynı zamanda Sultan Vahdeddin'in damadı ve sadrâzamlardan Tevfik Paşa'nın küçük oğlu binbaşı İsmail Hakkı Bey'le birlikte saray dahilinde Erkân-ı Harbiye'de görevli olduğundan, sadrâzam Tevfik Paşa tarafından Ankara'ya kurye olarak gönderilmiş, O da, İsmail Hakkı Bey' den öğrendiklerini muntazaman Ankara'ya bildirmiştir . Hamza Grubu'nun başında olan yüzbaşı Neşet Bey'in görevleri subay tedariki ve Anadolu' ya gönderilmesi, posta işlemleri, padişah ve onunla işbirliği yapanların Anadolu Hükümeti aleyhine gösterdikleri her türlü faaliyetlerin takibi ve yeterli bilgilerin toplanması, önemli casusların yakalanmasıydı. Bu meyanda Neşet Bey'in İsmail Hakkı Bey ile olan yakın münasebetlerinden İngilizlerin malûmatı olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Karakol Cemiyeti'nin varlığı İngilizler tarafından ortaya çıkarılması üzerine "Zâbitan Grubu" adı altında yeniden faaliyete geçmiş, Ekim 1921'den itibaren "Yavuz Grubu" adıyla faaliyetini sürdürmüştür.
Comments (0) | Add Comment
Comments (0)
Add a new comment:
Search
